Türk tarihçi Taner Akçam'la Ermeni
Soykırımı hakkında bir mülakat
mülakatı gerçekleştiren: Khatchig Mouradian
You can also read our interview with Taner Akcam (in
Turkish) by visiting: http://www.ermeni.org/turkce/mulakatakcam.htm
or
http://ermeni.hayem.org/turkce/mulakatakcam.htm
SORU- Ermeni Soykırımı
sorunu, Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulanan baskı
ve şiddet üzerine hazırladığınız
kitap için araştırma yaparken dikkatinizi çekmiş.
Bu ilgi nasıl gelişti ve zamanınızın bu
kadar önemli bir kısmını bu konuya ayırmanıza
nasıl neden oldu?
T.A. O zamanlar Ermeni Sorunu
olarak adlandırdığım sorunla daha yakından
ilgilenmeme neden olan iki faktörden söz etmek doğru olur.
Birincisi, Abdülhamit dönemi üzerine çalışırken,
1894-6 katliamları üzerine oldukça fazla okudum. Bu, konu
hakkında daha ayrıntılı bir çalışmanın
kaçınılmaz olduğu fikrini bende doğurdu.
Zaten Ermeni Sorunu Türkiyede oldukça gizemli bir özelliğe
sahiptir. Konu hakkında okudukça merakım arttı.
Bir de büyük bir tesadüfün yardımı oldu. Çalıştığım
Enstitü, Nürnberg Mahkemeleri üzerine büyük bir proje başlattı.
Uluslararasi Hukuk ve İnsanlık Suçu kavramları üzerine
yoğunlaşan bu proje benim konu üzerine çalışma
yapmamı kolaylaştırdı. Bilindiği gibi,
İttihatçi önderlerin yargılanmasi meselesi çerçevesinde,
Paris Barış Görüşmeleri sırasında yapılan
tartışmaların Nürnberg Mahkemelerinin oluşumunda
önemli bir etkisi olmuştur. Enstitü, benim bu bağ üzerinde
durmayı amaçlayan çalışma önerimi kabul etti.
SORU- Ermeni Soykırımı hakkında ileri sürülen
"geleneksel" inkârcı ve revizyonist teorilere
meydan okumuş bir Türk akademisyeni olarak Ermeniler için
tanıdık bir isim olup, aynı zamanda da aşırı
eğilimli Türk gruplarının hedefi haline geldiniz
ve Türk makamları tarafından eleştirildiniz. Bu
durum soğukkanlılığınızı ve
yaptığınız işe devam etme kararlılığınızı
nasıl etkiliyor?
T.A. Özellikle Türkiyede karşılaştığım
yoğun saldırıların bende oldukça karmaşık
duygulara yol açtığını itiraf etmeliyim. Saldırılar,
bir tarafıyla insanda inanilmaz bir inat duygusu yaratıyor.
Konuyla daha çok ilgilenmeniz için kamçılıyor sizi.
Yani, itiraf edeyim ki, eğer bu kadar yoğun saldırıya
maruz kalmasam, belki konu üzerine çalışmaya devam
etmezdim. Sıradan bir akademik faaliyete karşı gösterilen
bu büyük tahammülsüzlük bende büyük bir öfke yaratıyor.
İnsanın en temel duygusu, adalet duygusunu kamçılıyor.
Eger, çalışmalarım bu denli saldırıya uğramasaydı,
herhalde ben de her akademisyen gibi, doktora sonrası, konu
ve ilgi alanı değiştirebilirdim.
Bu durumun yarattığı
ikinci duygu ise, tam tersi
Bazen, nereden bulaştım
bu konuya gibi bir duyguya kapılabiliyorsunuz. Çünkü,
karşılaştığınız sessizlik
duvarı, saldırılar sizde büyük bir çaresizlik
duygusu uyandırıyor. Kendinizi çok yalnız, zayıf
ve çaresiz hissediyorsunuz.
Fakat, çok ağır da olsa, yavaş
yavaş da olsa, birşeylerin değiştiğini de
gözlüyorsunuz ve bu size büyük bir iç güvenliği sağlıyor.
Yaptıklarınızın, emeklerinizin boşa
gitmediğini görüyorsunuz.
Ermeni çevrelerde gördüğüm ilgi
ise, benim konu üzerindeki çalışma arzumu kamçılıyor.
Çünkü, tarihteki büyük bir adaletsizliğin ortadan kaldırılması
gerektiğini size yeniden ve yeniden hatırlatıyor bu
ilişkiler
SORU- Ermeni Soykırımı'nın Türk ulusal
kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylediniz.
Bunun anlamı şudur: Soykırım gerçeğini
kabul etmek modern Türkiye'nin üzerine inşa edildiği bütün
yapıyı yıkabilir. Bununla birlikte siz Türkiye için
Ermeni Soykırımı'nı tanımanın
demokrasi yolunda bir zorunluluk olduğunu iddia ediyorsunuz.
Sizce, Türk toplumu için doğuracağı vahim sonuçlar
göz önüne alındığında, bu tür bir adım
Türk Hükümeti tarafından nasıl atılabilir?
T.A. Her şeyden evvel şunu
belirtmeliyim ki, herhangi bir Türk hükümetinin yakın bir
gelecekte Ermeni Soykırımını tanıyacağını
sanmıyorum. Ayrıca bu konuda bir adımın Hükümet
tarafından atılması gerektiğine de inanmıyorum.
Bu öncelikle toplumun yapması gereken bir şey. Konuyu
anlamanız için, Kürt meselesini gözünüzün önüne
getirmenizde fayda vardır. Eğer bugün Kürt meselesi
konusunda birşeyler değişiyorsa, bunun iki nedeni
vardır; birincisi toplumdaki güçlü demokratikleşme
arzusudur, ikincisi Avrupa Birliğinin bu konudaki dış
baskılarıdır. Türk Hükümetleri, bu iki taraf
arasında sıkışmakta ve zorla, ayak sürüyerek
bazı adımlar atmaktadır. Ermeni Soykırımı
konusunda da benzeri bir sürecin geçerli olacağını
göreceksiniz. Önce, sivil toplum bu konuyu konuşmak, tartışmak
isteyecek, devleti zorlayacak ve bu zorlama dışardan
desteklenecektir.
Ayrıca, sorun Soykırım'ın
tanınması meselesi değildir, bundan çok daha önce,
soykırım konusunun Türkiye toplumunda açık bir
tartışma konusu haline getirilmesi gerekmektedir.
Soruda sözünü ettiğiniz çelişki
gerçekten söz konusudur. Demokrasi istiyorsanız geçmişinizle
yüzleşmelisiniz ama bu yüzleşme kimliğinize, kişiliğinize
yönelik tahripkâr sonuçlar ortaya çıkarabilir. Ortada kısır
bir döngü var gibi gözüküyor. Ama yok aslında. Çünkü
demokratik bir kimlik, kendi geçmişindeki kötülüklerin açığa
çıkartılmasından zarar görmez, aksine kuvvet
kazanır. Ermeni Soykırımı üzerine konuşmak,
demokratik bir ulusal kimlik için kaçınılmazdır.
Dolayısıyla, ne kadar demokrat olabilirseniz, o kadar da
rahat konuşabilirsiniz geçmişiniz üzerine. Geçmiş
üzerine konuşmanın, tartışmanın ortaya
çıkartacağı yıkıcı etkiler elbette
vardır. Bu nedenle, bu yıkıcı etkileri ancak
demokratik değerlerle doldurarak aşabilirsiniz. Yani sözünü
ettiğiniz çelişkinin aşılması ancak
demokratik değerlerin geliştirilmesi ile mümkündür.
Bu nedenle sorun, Hükümetlerin Soykırımı kabul
edip etmemeleri değildir. Türkiye toplumunun demokratik değerleri
geliştirip geliştiremeyeceğidir. Türkiye şu
anda bu süreci yaşıyor.
SORU- "Barışma" bugünlerde moda olan bir
kelime. Bununla birlikte, birçok Ermeni TEBK (TARC) ve benzeri
yapılar tarafından başlatılan barışma
sürecinin Soykırım'ın tanınması sürecine
darbe vuracağını düşünüyor. Barışma
konusunda düşünceleriniz nelerdir? Soykırım tanınmadan
barışma olabilir mi?
T.A. TARC ile barışma
konusunu yan yana getirmek büyük hata. Soykırım
konusunu gündemine almayan hiçbir girişim barışma
yapamaz. TARC tuhaf bir biçimde soykırım ile
ilgilenmeyeceğini söyleyerek, taraflar arasındaki
sorunları çözeceğini iddia etti. Ortadaki en önemli
sorununun yok sayılmasının herhangi bir şeyi
çözmeyeceğini görmek gerekiyor. Elbette Soykırım
tanınmadan barışma mümkün olamaz. Bu nedenle
TARCı ciddiye almadan konuşmak gerekiyor çünkü
TARC galiba tarihin çöp sepetinde layık olduğu yerini
almış vaziyette.
Önemli olan husus soykırımın
tanınması noktasına nasıl varacağımızdır.
Önce Soykırım'ı tanıma sonra barışma
biçiminde bir formülasyonun sorunlu olduğunu düşünüyorum.
85 yıllık inkârın çok önemli izler bıraktığını
görmeniz gerekiyor. Bu nedenle, önce soykırımı
kabul et biçiminde bir tavrın Türkiyede pek karşılık
bulmayacağını görmeniz gerekiyor. İnsanlardan
bilmedikleri bir şeyi kabul etmelerini istemek biraz tuhaf
olur. Burada da dikkat ederseniz, Türk hükümetlerini muhatap
olarak almıyorum. Türk Hükümetleri, ne yaptığını
son derece iyi biliyor ve esasları çok sıkı
belirlenmiş bir politikaya göre hareket ediyor. Bu politika
ancak ve ancak Türkiye toplumunun muhalefetinin artırılması
ile değiştirilebilir. Dolayısıyla barışma
süreci benim için Türk ve Ermeni toplulukları arasında,
tabandan geliştirilecek bir süreçtir. Bu da diyalog ile
taraflar arasındaki ilişkilerin artırılması
ile olur. Önce tarafların birbirleri hakkındaki önyargıların,
yanlış bilgilerin yıkılması ile olur. Bu
nedenle, barışma sürecinin ilk koşulu, ilk şartı,
soykırımın tanınması değil, tarafların
birbirleri ile konuşmaya hazır olmalarıdır.
Tarihte yapılmış büyük haksızlıklar üzerine
konuşmaya hazır olmak ve bu haksızlıkları
lanetleyecek moral değerlere sahip olmak barışma sürecinin
başlangıcıdır. Soykırım'ın tanınması
böylesi bir sürecin ürünü olabilir.
Barışma bir eylem değil
bir süreçtir. Barışma gerçek, merhamet, adalet ve barış
gibi dört kavramı temsil eder; bunlar barışmaya
yol açar. Gerçeği kabul etmeden, yani geçmişte
cereyan etmiş olaylar hakkında açıkça konuşmadan,
anlaşmazlıklara hiçbir zaman çözüm bulunamaz. Bunu,
bilinmeyen olayları ortaya çıkarmak için geçmişe
yapılan bir yolculuk şeklinde tanımlayabiliriz.
Ancak gerçek, barışmak için tek başına
yetersizdir. Gerçeğe merhamet ve bağışlama
duygularının da eklenmesi gerekir; bunlar geçmişte
yapılan haksızlıkların kabul edilmesine ve
yeni ilişkilerin başlamasına yol açar. Merhamet ve
bağışlama olmadan yaraların kapanması imkânsızdır.
Eğer adaletle birleşmez ise, merhamet de tek başına
yetersiz kalır. Burada yeni bir toplumsal yapılanma ve
tazminat anlamına gelen adalet, yaraların kapanmasını
ve eşitliğin tesis edilmesini sağlar ve geçmişin
hatalarını düzeltir. Barış son aşamadır
ve karşılıklı saygı, anlayış ve
güvenlik getirir. Barışma süreci bu dört faktörün
biraraya getirildiği bir forumdur.
Söyleyeceğim, bu sürecin iki
toplum tarafından, iki toplumun insanları tarafından
başlatılması ve geliştirilmesi gerektiğidir.
Yani ben hükümetlerden değil, toplumdan başlayan bir süreçten
söz ediyorum.
SORU- Türk hükümeti Soykırım uygulandığını
kesin bir dille reddederken, birçok Türkün o kitlesel kıyımdan
haberdar olduğunu söylediniz; bununla beraber, Türkiye'de hüküm
süren, Soykırım gerçeğini tanıtmaya elverişsiz
genel havayı dikkate alırsak (medya, eğitim sistemi),
"beyin yıkama" olgusunun birçok insanın düşünme
tarzı üzerinde etkili olduğu görülür. Türk
toplumunun bunca yıllık inkâr politikasından sonra
Soykırım gerçeğini nasıl kabul edeceğini,
Türkiye'de benzer konulara ilişkin bir hoşgörü ortamının
nasıl yaratılacağını düşünüyorsunuz?
T.A. Yurt dışında
yasayan Ermeni topluluklarının göremedikleri bir boyut
var. Onlar, meselenin 85 yıl önce yapılmış
bir haksızlığın kabul edilmesi ile sınırlı
olduğuna inaniyorlar. Böyle bir olay oldu, Türk milleti
ve hükümeti bize yapılan bu haksızlığı
kabul etsin, söylenen bu. Bu son derece anlaşılır
bir tutum olmakla birlikte, Türkiyedeki meseleye biraz eksik
yaklaşmak anlamına geliyor. Eklenmesi gereken şudur:
Ermeni soykırımı meselesi, sadece tarihteki bir
konu üzerine konuşma meselesi veya tarihteki bir haksızlığı
kabul etme meselesi değildir. Bu mesele Türkiyenin bugünkü
demokrasi sorununun bir parçasıdır. Size bir örnek
vereyim. Hükümet geçen yıl, Ermeni meselesine okul
kitaplarında yer vermeye basladı. Hazırlanan yeni
kitaplarda, son derece ırkçı, söven bir dil egemen.
Ermeni, Yunan ve diğer gayrimüslim topluluklara karşı
inanılmaz bir nefret duygusu işleniyor bu kitaplarda.
Şimdi Türkiyede, öğretmen sendikaları, insan
hakları dernekleri bu eğitim politikasına karşı
yoğun bir kampanya başlattılar. Yani sorun, şu
andaki, günümüzdeki bir sorun. Yani sorun, günümüzde
demokratik eğitim nasıl olmalıdır ile ilgili
bir sorun.
Dolayısıyla bizim için mesele
bir tek tarihte yapılmış bir haksızlığın
kabul edilip edilmemesi ile sınırlı değil, doğrudan
bugünkü demokratik toplum yaratma arzumuzun bir parçası. Eğer
demokratik bir eğitim istiyorsanız, eğer demokrat
bir kuşak yaratmak istiyorsanız, tarihi öğretirken,
ırkçı ve söven tutum takınmaktan kaçınmanız
gerekiyor.
Bence, günümüzdeki ihtiyaçlarımız
ile tarih arasındaki bu bağlantı çok önemlidir.
Ve Türkiyede de insanlar bunu yavaş yavaş kavramaya
başlıyorlar. Artık görülüyor ki, mesele, 85 yıl
önce olmuş bir olayın kabul edilip edilmemesi değıl,
bugün nasıl bir gençlik yetiştirmek istediğimiz
meselesidir.
Türk toplumunda Ermeni Soykırımından
açıkça bahsetmek ve Ermeni Soykırımı'nı
Türk tarihine dahil etmek Türkiye'yi gerçek anlamda demokratik
bir ülke olmaya teşvik edecektir. Türkiye halkı yalnız
Ermenilerin değil, diğer etnik-dini grupların
tarihlerinin de Türk tarihine dahil edilmesinin demokratikleşme
süreci üzerindeki pozitif ve teşvik edici etkisinin farkına
giderek daha çok varıyor.
SORU- Dünya genelinde yürütülen Ermeni Soykırımı'nı
tanıma kampanyalarının Türkiye'nin soykırım
konusundaki duruşuna olan etkisi sizce nedir?
T.A. İkili bir etkisi oluyor.
Bir taraftan büyük tepki topluyor ve Ermenilere yönelik düşmanlık
ve nefret duygularını artırıyor. Bunu, dışardan
birisi size birşeyi zorla kabul ettirmek istediği zaman
duyacağınız doğal bir tepki ile kıyaslayabilirsiniz.
Nasıl ki, size bir şeyi zorla kabul ettirmek isterlerse,
istenen şey doğru olsa bile, zorlama nedeniyle tepki
duyarsınız, soykırım karar tasarıları
da böyle bir tepki yaratıyor. Bu kampanyaların amacı,
barışma değil, deniyor. Ve geleneksel Türk
düşmanlığının bir parçası
olarak algılanıyor.
Diğer taraftan ama tersi bir duygu
da yaratıyor. Eğer birileri bu kadar ısrarlı
ise, demek ki ortada konuşulması gereken bir şey
var duygusu gelişiyor. Özellikle de Türk Hükümetlerinin
bu karar tasarılarına tepki tarzı giderek daha
fazla eleştiri konusu oluyor. Örneğin, Eğitim
programlarına Ermenilere yönelik düşmanlığı
açıktan körükleyen pasajların konulması, doğrudan
yurtdışındaki kampanyaların ürünüdür.
Milli Güvenlik Konseyi, yurt dışındaki saldırılardan
bunaldığı için, kendince atağa kalktı.
Ve eğitim programları yeniden düzenlendi. Sivil toplum
örgütlerinin eleştirmeye başladığı da,
Hükümetlerin bu tepki tarzıdır.
Eklenmesi gereken bir gerçek daha var,
yurt dışındaki bu kampanyalar kısa vadede
olumsuz sonuçlar yaratsa da, Türkiyede konuyu gündemde
tutuyor. Konuşulmasına neden oluyor. Bu nedenle, dolaylı
bir olumlu etkisinden de söz etmek mümkün.
Benim şahsi düşüncem, Türkiyedeki
demokratik muhalefet ile yurt dışındaki bu
faaliyetlerin sıhhatli bir buluşmasının yaratılması
gerektiğidir.
SORU- Ermenilere karşı işlenen suçlar nedeniyle
tazminat verme konusunda duruşunuz nedir? Toprak ve mülkiyet
konularında ne düşünüyorsunuz?
T.A. Birincisi, tazminat ahlaki bir
kategoridir. Tarihte yapılmış bir haksızlığın
yarattığı zararları tümüyle gideremezsiniz.
Tazminat ancak sembolik olarak bu acıyı giderebilir.
Dolayısıyla zararların, kayıpların
birebir karşılanması diye bir şey söz konusu
olamaz (eğer olsaydı, en az bir milyon Müslümanın
öldürülmesi gerektiğini savunmak gerekirdi.) Bu konuda en
önemli boyut, Ermeni topluluklarının vicdanlarında,
yüreklerinde, bu acıların kısmen de olsa giderildiğine
ilişkin bir duygu yaratmaktır. Bu da elbette uğranılan
zararların sembolik de olsa, giderilmesi ile mümkündür.
Ben, eğer toprak meselesinden
kastedilen, bugünkü Türkiyenin sınırları içindeki
belli bölgelerin Ermenistan devletine verilmesi ise, bunun
tazminat konusu olduğuna inanmıyorum. İki nedenden
dolayı; Birincisi, bilmek gerekiyor ki, insanlık
tarihinde, toprak ve sınır meseleleri hak ve adalet
kavramları ile değil, savaş meydanlarında
halledilmiştir. Bugün hangi devletin sınırları
içindeki toprağın esas olarak o devlete ait olduğunu
iddia edebilirsiniz? Bu konuda bir ölçü bulmanız mümkün
değil. Bence, bugün, ortada toprak sorunu vardır,
diyen bir kişi aynı zamanda ben Türkiye ile savaş
istiyorum da dediğini veya savaşa hazır
olduğunu da bilmek zorundadır.
İkincisi, daha hukuki bir sorun. Bugün,
Türkiye, uluslararası hukuka göre, Ermenistana ait veya
Ermeniler tarafından kurulmuş herhangi bir devlete ait
bir toprağı işgal etmekte değildir. Ortada
uluslararası hukuka göre de toprak sorunu yoktur.
Bana, toprak sorunu, sorunun çözümünden
yana olmayanlarca propaganda amacıyla gündeme getirilen bir
konudur gibi geliyor. Türk hükümetleri de en çok bu argümanı
kullanarak, Ermenilere yönelik düşmanlığı körüklüyorlar.
Oysa sorunu, sınırları
anlamsız hale getirerek de çözmek mümkün ve üstelik bu
çok daha kolay. Avrupa birliği bu konuda çok önemli bir örnek.
Fransa ve Almanya yüzyıllarca, sınır oradan mı
buradan mı geçsin diye kan döktüler. Bugün ise, anlamı
yok o sınırların. Eğer Türkler ile Ermeniler
arasındaki sorunu da çözmek istiyorsanız, Türkiye ile
Ermenistan arasındaki sınırları anlamsız
hale getirmelisiniz. İnsanların günlük yaşamlarında
sınırları anlamsız kılarsanız, bazı
milliyetçilerin ordan geçsin, burdan geçsin kavgasına
da güler geçersiniz.
Mülkiyet konusunun önemli olduğunu
düşünüyorum. Ermeni Soykırımı sırasında
sadece büyük insan kayıpları söz konusu olmadı.
Birçok Ermeni evini, toprağını, işini de
kaybetti. Söylediğim gibi, bu zararların aynen karşılanması
elbette mümkün değil. Ama mutlaka çözülmesi gerekiyor.
Ermenilerin uğradıkları adaletsizliğin ve haksızlığın
kısmen de olsa giderildiği duygusuna kavuşmaları
kesin olarak gereklidir.
Beni burada ilgilendiren tazminat
sorununun teknik boyutları değil, (Ermeni tarafı adına
muhatap kim olacaktır? Bireysel talep ile kollektif talepler
arasındaki ilişki nasıl kurulacak? Miktar ne olacak
vb. vb.) Konunun belli bir seviyesinde, tarafların bu konuda
bir çözüm bulacağına inanıyorum. Ama bundan daha
önce de yapılması gerekenler olduğunu düşünüyorum.
Sembolik olarak, Ermenilere vatandaşlık haklarının
yeniden tanınması, isterlerse yerleşme izninin
verilmesi, Ermenilerce yapılmış mimari eserlere ve
sanat eserlerine kendi adlarını vermek vb. gibi bir çok
anlamlı adımın atılabileceğine inanıyorum.
Tazminat maddi bir sorundan çok daha öncelikle
moral bir kategoridir.
SORU- Ermeni Soykırımı'nın tanınması
ve barışma konularında Türk ve Ermeni tarihçilerinin
rolü nedir? Sizin deyişinizle "ortak bir tarihi
perspektif" yaratılabilir mi?
T.A. Sadece tarihçilerin değil,
entellektüellerin yapması gereken şeyler olduğuna
inanıyorum. Öncelikle ve öncelikle, görmek gerekiyor ki, Türk
devletinin soykırımı inkâr etmeye yönelik
politikası Türklerin ve Ermenilerin Soykırım
konusundaki görüşleri ve aralarındaki ilişkiler
üzerinde belirleyici rol oynuyor. Bu politikanın Soykırım
meselesi hakkındaki bütün düşüncelerin ve duruşların
merkezi olduğunu söylersek abartmış olmayız.
Her iki grup da Türk devletinin politikasına çakılıp
kalmış durumda. Söylev, kullanılan dil büyük ölçüde
inkâr politikasının ortaya attığı
paradigma tarafından belirlenmektedir. Bence entellektüellerin
bu tabloyu değiştirmede üzerlerine çok önemli görevler
düşüyor. Çünkü, bu politikanın önemini ve can alıcı
özelliğini küçümsemeden, iddia ediyorum ki bu
hareketsizlikte bir tür ikiyüzlülük vardır. Bana öyle
geliyor ki, hem Türkler hem de Ermeniler, en azından etkin
çevrelerdeki insanlar, bu politikanın arkasına saklanıyorlar.
Soykırım konusundaki tartışma sürecinin aktif
katılımcıları olmamak için kendi kendilerini
tecrit ediyorlar. Her iki toplum da birbirini bu inkâr politikasının
prizmasından görme eğiliminde. İki toplum arasındaki
ilişkiler Türk devletinin bu politikasına sıkı
sıkıya bağlıdır. Her iki grup da aslında
bu paradigmanın esiridir. Burada temel soru şudur: her
iki grup da bu konumdan nasıl kurtarılabilir; zira bu
durum barışmanın önündeki en temel engeldir. Soykırımı
inkâr politikasının öngörülebilir bir gelecekte değiştirilemeyeceğinin
bilincinde olarak, şu soruyu yöneltiyorum: bu inkâr
politikasına rağmen karşılıklı
etkileşim mümkün mü?
Aydınlar yeni bir paradigma,
toplumlararası yeni bir iletişim kanalı yaratmak için
her iki toplumu da mercek altına almalıdır.
Birbirimizi bu paradigmanın içinden görme alışkanlığını
bir kenara atıp, bunun yerine birbirimizle açıkça
iletişim kurabileceğimiz yeni bir alan nasıl
yaratabiliriz? Anlaşmazlıkların, iki toplumun
birbiriyle doğrudan etkileşimi sayesinde çözümlenebildiği
genel bir kuraldır. Bu etkileşimi gerçekleştirmek
için her iki grubun da enerjilerini kendi siyasal, kültürel,
toplumsal ve dini kaynaklarını harekete geçirmek için
kulanmaları gerekir.
Anlaşmazlığın, daha
önce hiç dikkate alınmayan yeni boyutlarını içeren
bir paradigma değişimi gerekiyor. Sorunu yeniden
kavramlaştırmamız ve her iki toplumu da yaptığımız
analizin merkezine yerleştirmemiz gerekiyor. Bu paradigma değişimi
her iki toplumu da içine alan kültürel yeni bir alanın oluşturulmasına
odaklanmalı; bu, her iki taraftan da insanların
birbirleri hakkında bir şeyler öğrenme fırsatını
elde edebileceği bir alan olmalı; bu yeni iletişim
alanında, Türklerin soykırımı inkâr
politikasını göz önünde bulundurmadan kendi kurallarımızı
koyabiliriz. Tüm bunlar, yeni bir dilin, yeni bir diskurun
gerekli olduğunu gösteriyor ve bence bu öncelikle aydınların
görevi.
Gelelim sorunun ikinci kısmına;
Tarihe ortak bir perspektiften bakmanın önemli olduğuna
inanıyorum. Bu anlamda tarihçilere çok önemli görevler düşüyor.
Ortak tarihi perspektiften neyi anladığımı
biraz açmak istiyorum: Sorun sadece Türk-Ermeni ilişkilerinin
tarihiyle sınırlı değil. Bütün Ortadoğu'da
ulusal tarihlerin birbirinden tamamen ayrı yazımlarıyla
karşı karşıyayız. Bu eğilimin
Balkanlar'ın ve Ortadoğu'nun 19. yüzyılın
sonuyla 20. yüzyılın başını kapsayan bütün
tarihçiliği için yaygın bir özellik olduğu söylenebilir.
İmparatorluktan ulus-devletlere geçiş olarak tanımlanan
bu dönem,bu bölgede yaşayan halkların bölünmesiyle büyük
bir dönüşüm oluşturdu. Burada sadece halkların
birbirlerinden uzaklaşmasından bahsetmiyorum; burada
kendi öz tarihinden de uzaklaşma söz konusudur. Bu geniş
topraklarda yaşayan farklı din ve kültürlerin tarihi,
az çok aynı milliyetçi perspektifle oluşturulmuştur.
Ulus-devletler ortak bir geçmiş yaratabilmek için farklı
ve birbirinden ayrı tarihler geliştirdiler; zira bir
toprak parçasına sahip olmak homojen bir nüfusa sahip olmak
için yeterli değildir. Etnik, kültürel ve dini, yani
objektif kıstasların yanı sıra, ulus olabilmek
için ortak toplumsal bir hafıza da gereklidir. Toplumsal hafıza
ve tarih, "hayal edilen" ulusun ve daha sonra meydana çıkan
ulus-devletin yapı taşlarıdır. Tarih, bu
milletler topluluğuna uyacak şekilde tek bir biçimde
yazılmalıdır; öyle ki bu milletler, hem iyi hem de
kötü günde kendilerini tek bir ulus gibi hissedebilsinler.
Ernest Renan'ın da küstahça ifade ettiği gibi: "Bir
ulus ancak kendi geçmişinin çarpıtılmasıyla
oluşturulabilir. Geçmişini çarpıtmadan bir ulus
oluşturmak imkânsızdır." "En yaygın
çarpıtma şekli ise 'unutmak'tır."
Ne zaman birisi toplumsal hafızaya
dayalı bu tarihi yeniden yazmaya kalksa, onun diğer
ulusları yok sayması veyahutta onları yeniden tanımlaması
hemen hemen bir zorunluluk olur. Bu demektir ki bir ulusun kendi
tarihi, diğer ulusların yabancı ya da "diğer"i
olarak ortaya çıktığı bir bağlamda düşünülmelidir.
Dolayısıyla, yüzyıllar boyu birlikte yaşamış
milletlerin ortak tarihleri parçalanıp bu milletler
birbirlerinden ayrılmışlardır. Bu yeni tarih
diğerlerininkine zıt hatıraları temsil eder.
Diyebiliriz ki, günümüzdeki birçok sorunun çözümüne ciddi
bir engel teşkil eden, bu anlayışın ta
kendisidir.
Aşağıdaki soru acilen bir
cevap bekliyor. Bu dönemi bir imparatorluğun çöküşü
ve ayrı ayrı ulus-devletlerin ortaya çıkışı
şeklinde hatırlamak, ve bu ulus-devletlerin tarihlerini
birbirlerine rakip ulus-devletlerin tarihleri olarak yazmak yerine,
bu dönemi ortak bir tarihi perspektiften okuyabilir miyiz? Tarihi,
Osmanlı Devleti ve vatandaşları arasında gelişen
bir tarih olarak tekrar okuyabilir miyiz? Osmanlı Devleti'nin
Ermeni kökenli vatandaşlarının, bu tarihi, Müslüman
vatandaşlardan çok farklı bir biçimde yaşadıkları
aşikârdır; ama bu, yeni bir tarihi perspektif için
engel oluşturmamalıdır. Tarihçilerin böyle bir
anlayışı geliştirme görevi bulunmaktadır;
imparatorluktan ulus-devlete geçiş dönemini farklı
milletlerin ayrı ayrı tarihleri olarak değil, ortak
tarihi olarak sunmak gerekmektedir. |
| 18 Aralık 2003 |
|
|